 |
|
Devrimci Halkın Birliği'nden

 NEWROZUN DEVRİMCİ ATEŞİ YENİ DEHAKLARI YAKACAKTIR ! Newroz Oradoğu ve Kürt halklarının direniş ve başkaldırı günü olarak yaşatıla geldi. Newroz Kürt halkının Demirci Kawa önderliğinde Dehak zulmüne karşı isyan ateşini tutuşturup, zaferle taçlandırdığı bir gündür. New Yeni, Roz Gün “Yeni Gün” anlamına gelir. Bahar, kışın tembelliğine, monotonluğuna ve donukluğa karşı silkiniştir. Aynı zamanda bahar mevsimi mücadele ve başkaldırı günleriyle doludur aradan 2620 yıl geçmesine rağmen, direniş özünü kaybetmeksizin her 21 Mart günü coşkuyla, Kürt ve Ortadoğu halklarınca kutlanan Newroz, halkların özgürlüğe olan özlemini ve inancını da taşır. Yüz yıllardır, tarihteki soykırımlara, katliamlara, halepçelere, sürgünlere, zorla göçertmelere, yok etme saldırılarına rağmen bugüne dek içeriği zenginleşerek, güncel mücadelelerle birleşip gelen Newroz giderek serhildanlarla birleşip başkaldırıya dönüştü. Bu başkaldırı ve zalimleri yakan ateş son 26 yılda daha fazla dağı, alanı, sokağı aydınlattı, aydınlatıyor. Yeni Dehaklar her türlü kirli yöntemi devreye sokmatan geri durmadığı halde, özgürlük ateşi söndüremiyorlar. Özgürlük ateşi yeni Dehak’ları yakmak için daha gür yanarak, din, dil, ırk, ulus, cins farklılığı gözetmeksizin tüm emekçilerin birlikte kavgasının yolunu aydınlatıyor. Direniş ve başkaldırının adı Newroz.
Kürt tarihinde Newroz bayramı Demirci Kawa’nın önderliğinde zalim Dehak’ın sarayın yakıldığı halkların özgür olduğu yeni günün adıdır. Buradan olarak her Kürt ve Ortadoğu halkları 21 Mart Newroz’u sömürü ve zulme karşı ateşlerin yakıldığı bir başkaldırı günü , bayram şenliği olarak kutlarlar. Newroz bayramı farklı biçimlerde tarihe geçse de ortak bir kaç noktada anlamını buluyor. Newroz, Kürt halkının Demirci Kawa’nın önderliğinde zulme, sömürüye, baskıya karşı bir başkaldırı, isyan ve özgürlük ateşi harlama günüdür. Aradan geçen yüzyıllara rağmen özündeki başkaldırı ve direniş geleneğini yitirmeksizin somut olaylarla bütünleştirilerek özgürlük mücadelesi yürüten halkların elinden günümüze taşına gelmiştir Newroz bayramı. Biliyoruz ki, Ateş aydınlıktır; karanlığa meydan okur. Yüzyıllardır her 21 Mart’ta ülkenin dört bir yanından Newroz ateşi yakıp mücadele coşkusunu yükselten ezilen Kürt Ulusu kendi özgürlüğüne sahip çıkarak yıllarca örülen korku duvarlarını Newroz eylemleriyle yerle bir etti.
Newroz bayramı Kürtler için bir başkaldırı ve silkiniş olarak kutlandı. Yıllardır Kürtlerin bayramı olarak kutlana gelen Newroz, TC devletince yasaklandı. Ama bu yasaklar Kürt emekçileri yediden yetmişe ayağa kalkarak beyinlere ve yüreklere vurulan zincirleri tek tek kırdılar. Bu yeniden ayağa kalkış ve silkiniş egemen sınıfları ve yeni Dehak’ları telaşlandırdı ve taktik değiştirmeye zorladı. Kürt hareketinin ileri atılışı kirli savaş ağalarını bir gecede Newroz’u “Türk bayramı” olarak ilan ettiği gibi, aynı zamanda devrimci Kawa’nın isyan bayrağı yaptığı önlüğünün sarı, kırmızı ve yeşil renklerinde ‘Türklere ait renkler ‘ olarak iddia edilerek, Kürtlere ait olan her türlü kültürel değerlere ve sembollere sahip çıkmaya kalkışan faşist diktatörlük, hem Newroz’un isyancı özü boşaltmaya çalıştı ve hem de Misak-i Milli sınırlarını koruma adına, herşeyi denetimi altında tutmayı hedefledir. Hemen her gelişmeyi kendi inisiyatifi altına almayı alışkanlık haline getirmiş olan faşist diktatörlük, Kürtlerin elinden Newrozu alarak, Newroz sendromundan kurtulma çabalrıda sökmedi. Kürt ulusu Newroz bayramına sahip çıktı ve devletin oyunu bozuldu. “Bir başka bir ulusu ezen bir ulus özgür olamaz” gerçekliği ifadesini Türk ulusu Kürt ulusunu ezdiği sürece, Türk işçi ve emekçilerinde özgür olmayacağında ifadesini bulmaktadır. Bu anlamda Türk işçi ve emekçileri, ezilen Kürt ulusunun özgürlük istemini de program edinerek, kendi özgürlüğü için mücadeleyi yükseltmelidir. Newroz’u bu anlamda enternasyonal bilinçle, enternasyonalce birlikte kutlamalı, Newroz ateşini tüm ezen sömürücü güçlere karşı her alanda yakmalıdır. Faşist diktatörlüğün Kürt özgürlük hareketini her türlü saldırıyla tasfiye etmeyi amaçladığı, özgürlük mücadelesini boğmaya çalıştığı bir ortamda, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’lı işçi ve emekçiler Newroz’da özgürlük ve sosyalizm bayrağını yukarı çekerek bu saldırıya yanıt vermeli, her biri kendi konumlarından devrimci halk iktidarı yürüyüşünde omuz omuza kavgayı yükseltmelidirler. Tüm uluslardan işçi ve emekçilerin düşmanı ortaktır; ezen ve sömüren güçler. O halde ortak düşmanlarımıza karşı amacımızda ortaktır. Özgürlük ve sosyalizm ortak amacımızdır. Öyleyse, çeşitli milliyetlerden emekçiler ortak ve birlikte örgütlenerek, her cephede kavgayı ileri taşımak hedefiyle ileri atılmalıyız. Bu yıl Newroz kutlamaları, özgürlük ve sosyalizm şiarlarını alanlara taşıdığımız, sınıfın Newroza sahip çıkarak halklarımızın kardeşlik şiarlarını pratikte ete kemiğe büründürdükleri bir gün olmalıdır. Newroz ateşleri yalnız Kürdistan’ın dağları ve şehirlerinde değil Türkiye’nin her yanında yanmalıdır. Her fabrika, sokak, okul ve her alan Newroz ateşleriyle ısınmalıdır. Newroz bayramı, Türk, Kürt işçi ve emekçilerinin kardeşliğiyle egemen güçlerin çürümüş baskıcı düzenlerini başlarına yıkıp, işbaşındaki yeni Dehak’ları yok etmek için savaşımı ileri taşıdığı bir gün olarak kutlanmalıdır. Yüzlerce yıl önce zalim Dehak’ın zulmüne karşı Demirci Kawa’ın öncülüğünde yakılan Newroz ateşi, bugün devrimci sosyalist Kawa’ların önderliğinde daha bir güçlü harlanarak, zalimlere, halk düşmanı yeni Dehak’lara ve bunların baskı ve sömürü düzenlerine karşı, Kürt, Türk ve tüm ulusal azınlıklardan işçi ve emekçilerin ortak amaçları, özgürlük ve sosyalizm kavgasında bütünleşerek iktidar için yürümelidir. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların gerçek kurtuluşu ancak bu yolla sağlanır. Newroz’un sömürü ve zulme karşı başkaldırıcı geleneği her alanda Newroz ateşini daha gür yarak yaşatalım.
Newroz Piroz Be! Yaşasın halkların Kardeşliği! Kahrolsun Faşist diktatörlük , Kürt Ulusuna Özgürlük! Kahrolsun Emperyalizm ve Faşizm! Yaşasın Devrim ve Sosyalizm Mücadelemiz..!
MART-2010
DEVRİMCİ HALKIN BİRLİĞİ
|
YENİ SAYI. ŞUBAT. 03. 2010

TEKEL İŞÇİLERİYLE DAYANIŞMA ZAMANI Özelleştirme terörüyle binlerce TEKEL işçisi işinden oldu, kazanılmış hakları gasp edildi. Özelleştirmede sermayenin gözü kara halk düşmanı AKP hükümeti halen çalışan TEKEL işçilerine sözleşmeli çalışmayı dayatıyor. Böylelikle TEKEL işçileri hem iş güvencesinden hem de kazanılmış haklarından yoksun bırakılıyor. Dahası Onlardan birer ücretli köle olmaları isteniyor. TEKEL işçileri ise bu dayatmaları kabul etmeyerek hakları ve gelecekleri için ölümüne direniş yolunu seçtiler. Tekel işçileri kar, yağmur çamur ve faşist baskı saldırı ve tehditlere aldırış etmeden günlerdir, Ankara'nın ortasında direnişini sürdürüyor. Ankara da günlerdir binlerce Tekel işçisi soğuk duvarlarında işçilerin sloganları yankılanıyor. Yalnız devlet ve AKP hükümeti değil aynı zamanda altında Tekel direnişini satmaya hazırlanan Türk-İş sendika ağaları da tekel işçilerinin direnişinden korkup, paniğe kapılıyorlar. TEKEL işçileri, hakları ve gelecekleri için Ankara yolunda kararlılıkla ilerledikçe başbakan Erdoğan ve şürekası üst perdeden sesleniyor, direnişlerini karalıyor, hakaret ediyor ve eyleme müdahale etme tehdidini savuruyor..Direniş uzadıkça sermaye ve AKP hükümeti daha çok korkuyor. Çünkü AKP hükümetinin halk düşmanı yüzü daha net açığa çıkıyor. TEKEL işçileri önce bu yalan ve hakaret engelini aştılar; hakları ve gelecekleriyle oynayanların kapısına dayandılar. Direnişin açığa çıkardığı bir diğer gerçeklik ise, Türk-İş sendika bürokrasisi ile direnişçi işçiler arasındaki keskin çıkar farklılığıdır. Bu farklılık, sendikanın görkemli binası ile hemen önünde direnişçi işçilerin kurduğu çadırdan barakalar kadar yalındır. İşçilere ve barakalarına tepeden, kibirle bakan o bina, şimdi barakaların ve o barakalara hayat veren binlerce tekel işçisinin ve sınıf dostunun basıncı altındadır. Bu öyle bir basınçtır ki, işçileri satmada uzmanlaşmış Türk-İş bürokrasisi çaresizdir. İşçilerin doğal refleksleriyle sendikal bürokrasinin hamlelerini boşa çıkarmalarındaki ustalıklarına bir bakın! Türk-İş yönetimi, biriken öfkeyi kontrol altında tutmak, üzerindeki basıncı azaltmak için hava alma çizgisi izliyor. Tekel işçileri yalnız kendileri adına direnmiyor. Direniş tekel işçilerini bir sınıf haline getiriyor; bilincini, eylemini ve kararlılığını örgütlüyor. Tekel işçileri, bilincinde olsunlar ya da olmasınlar daha başından itibaren bütün işçi sınıfı ve emekçiler adına direniyorlar. Haftalara yayılan ve önüne çıkan engelleri aşarak ilerleyen direnişin gücü, bu gerçekliği belirgin hale getirdi. Direnişin somut hedefi, emperyalizmin işbirlikçisi ve sermayenin eri enin AKP Hükümetinin Tekel işçilerine yönelik 4-C saldırısını boşa çıkarmaktır. Fakat AKP Hükümeti ve sermayenin işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırıları 4-C yasası ile sınırlı değildir.
|
(55 okuma)
(Devamı... )
|
TEKEL DİRENİŞİNİN ÖĞRETTİKLER

Kar, çamur, soğuk ve faşist baskı, tehdit ve kuşatma demeden tekel işçileri sendika ağalarının oyalama ve eylemi sürece yayarak adım adım içten bozup mecalsiz bırakma saldırısına karşı Tekel işçileri özelleştirme terörünün yıkıcı sonuçlarına karşı Anakaranın göbeğinde direniyorlar. Tekel işçilerinin direnişi ayıraç bir noktaya gelmiş bulunuyor. Buradan çıkış tekel direnişine her alanda destek sağlanması ve her yerin tekel direnişine dönüştürülmesi ve sendika konfederasyonlarının işçi ve emekçilerin üretimden gelen güçlerini harekete geçirmelerinden geçiyor. Ne ki bu alanda Türk-İş ağaları ayak sürtüp oylama yaparak AKP hükümetinin tekel direnişini karalama ve tehditlerine karşı anında tutum alarak güçlü bir eylemle yanıt verme kararlılığı içinde olmadığı gibi, işçiler çadırlara mahkum edilerek eylem içten çözülmeye çalışılıyor. Tekel direnişinde çıkışın yolu eylemlerin ülke çapına yayılması ve işçi ve emekçi memur sendikal hareketin ortak hareket içinde olması ve şalterlerin indirilmesiyle bağlı olduğu unutulmamalıdır. Öyle yada böylede olsa tekel direnişinin iki ayı geride bırakan direnişi etrafında yaşananlar bir çok öğretici dersi de ortaya çıkarmıştır. En başta sınıf olmayı, kapitalizmin dayattığı bireyci yaşama inat dayanışmayı, dostluğu, kardeşliği, mücadeleyi, direnci öğrenmek öğretti. Ve bu eylem mevcut sendikaların gerçekten ne ölçüde sınıf örgütü olduklarını anlamamızı yeniden bir vesile oldu.. İki ay aşkın Ankara Türk-İş merkezi önünde süren direnişten sonuç alınabilmesi için, sendikaların ve değişik demokratik kitle örgütü, parti ve kurumun üzerinde uzlaştıkları şey, artık bir günlükte olsa iş bırakmanın zamanının geldiğiydi. Ancak 4 Şubat'ta az sayıda sendika greve katıldı. Doğaldır ki, eylemden istenen sonuç alınamadığı gibi, işçi ve emekçilerin sendika ağalarının önderliğinde bir genel grev genel direnişi gitmenin mümkün olmadığı açığa çıktı. Yine işçi ve emekçilerin mevcut bilinç ve örgütlülüklerinin bir genel grev ve genel direnişi kucaklayacak halde uzak olduğunu gösterdi. Genel grev genel direnişi bir propaganda sloganı olarak ele alınmalıydı. Aksine bir çok kesim genel grev genel direnişi ajitasyon sloganı ve hemen pratiğe geçirilecek bir eylem olarak algıladı ve öyle davranmaya çalışıldı. Halbuki yoğun hak kayıpları özelleştirme ve taşeronlaştırma politikalarına karşı başvurulacak etkili bir eylemin yapılmasının zamanıydı. Kuşatılmış zincirlerin güçlü eylemlerle kırılması gerekiyordu. Emekçilerin üzerindeki abluka parçalanmalıydı. Ancak sendikaların ortaya koydukları olumsuz pratik çok sayıda insanda hayal kırıklığı yarattı ve AKP hükümetinin pervasızca saldırılarını ve tehditlerini artıcı oldu. Başbakan bundan güç alarak tekel işçilerine açıktan meydan okudu. Altı Konfederasyon grev için güç birliği yapacağını kamuoyuna deklere etse de Hak-İş ve Memur-Sen eylem kırıcılığına soyunarak geri çekildiler. Haliyle bir günlükte olsa yaşamı durduracak iş bırakma eylemi yasak savma babında uygulandı. Sonuçta grev günü, Hava ulaşımı kesilmedi, Trenler durmadı, Fabrikaların şalterleri inmedi, Sağlık hizmetleri aksamadı, Vergi daireleri çalıştı. Peki, neden gerçek bir sınıf gibi davranılamadı ve ortak sınıf bir tavrı gösterilemedi ? Kapitalist küreselleşmenin özelleştirme politikalarıyla işçi ve emekçilerin yaşamını kuşattığı ve köleliği dayattığı koşullarda, işçi ve emekçi örgütlerinin görevi mücadeleyi yükseltmesi gerekir. Bu koşullara karşı, duruş gösteremeyen örgütlere, gerçek bir sendika ve emek örgütü demekte gerçekçi olmaz. Gelinene durumda emperyalist kapitalizm köleci toplum gerçeğinden geri kalmayan vahşi çalışma koşullarına insanlığı razı etmeye çalışıyor. Bunu yaparken insanlığın dayanıştığı, toplumsallaştığı tüm örgütlülüğü parçalıyor atomlarına ayırıyor.
|
(36 okuma)
(Devamı... )
|
BAŞARIYA ULAŞMADA KENDİ GÜCÜNE GÜVENİN YERİ

Hemen her konuda olduğu gibi tekel işçilerinin direnişinin başarısında özgüvenin oldukça büyük rolü vardır. Bir ülkede işçiler ve emekçiler kazanılmış haklarına sahip çıkıyorsa, daha iyi koşullarda çalışmak ve yaşamak için bütün dayatma ve zorluklara rağmen mücadele ediyorlarsa, yıllardır bir parçası oldukları burjuva kapitalist sistemin hangi sınıfın çıkarlarını koruduğunu daha iyi öğrendiklerinden taleplerini ve mücadelelerini de buna göre biçimlendirmeye çalışırlar. İşçilerin yürüttüğü mücadelede başarılı olmanın pek çok şartı olmasına karşın, kazanmak için gerekli olan en temel unsur kuşku yok ki özgüven sahibi olmaları, başkalarına değil kendi özgücüne güvenmeleri, ne istediklerini bilmeleri ve istediklerini elde etmek için bütün koşullarını zorlamalarıdır. Burada belirtilen bütün unsurlar TEKEL işçilerinde ve onların mücadelesi içinde geçerlidir. Tarihte de örneklerine sıkça görüldüğü gibi, işçi sınıfının, ortak sınıf çıkarları için birlikte hareket etme, dayanışma içinde olma ve çıkarları için mücadeleye yönelme potansiyeli taşıması, sermayenin emek alanına yönelik adımlarını daha planlı, bilinçli ve kararlı atmasını gerektirir. Bugüne kadar sermaye sınıfı ve burjuva düzen partileri, sınıfın değişik kesimlerini birbirine karşı kışkırtılarak bölünüp parçalanıp, yutulmaya ve kolay yoldan yönetilmeye çalışıldı. Elbette tüm bunlar yetmedi, kendilerini kuşatan korkuları yenerek direnişe geçen çok sayıda işçi, çeşitli saldırılar ile korkutulmak, tehdit edilmek ve sindirilmek istendi. Bu saldırı ve kuşatmalar , işçilerin mücadele içinde olgunlaşan sınıf bilincini bulanıklaştırıp olası bir ‘uyanışı’ daha başından engelleme ya da zayıf düşürmeye amaçlıyordu. Benzer sorunları yaşayan çok sayıda örneğin aksine, büyük bir cesaretle direnişe geçen TEKEL işçileri, korku ile sinip tükenmektense, kendilerine dayatılan 4-C gibi kölece çalışma koşullarını reddederek direnme yolunu seçtiler. Bugün TEKEL işçileri ve onların yürüttüğü hak mücadelesi, AKP açısından neredeyse en büyük tehdit olarak görülüyor. Başbakan başta olmak üzere, neredeyse tüm bakanların ve AKP taifesinin üyelerinin son günlerde her ağızlarını açtıklarında TEKEL işçilerine saldırma, tehdit etme ve demagoji yapma ihtiyacı duymaları da bu nedenle çok da şaşırtıcı değil. Bu şekilde davranarak her geçen gün büyüyen, güçlenen bu direnişi bir şekilde kırmak, dağıtmak ya da etkisiz hale getirmek hedefleniyor. Aslında Başbakan’ı ve bakanlarını çile çıkartan ve korku içine iten temel nokta işçilerin kendilerine ve örgütlü mücadelelerine olan öz güvenleridir.
|
(35 okuma)
(Devamı... )
|
F TİPLERİNDE ZULÜM DİNMİYOR

Demokratikleşiyoruz palavrasıyla emekçi yığınları aldatıp yedeklemeye çabalayan AKP hükümeti, toplumsal muhalefeti ezip dağıtmak için, faşist baskı ve saldırıları artırmaktan geri durmuyor. Yani tam bir demokrasi adına faşizmin uygulandığı ve pekiştirildiği süreci yaşıyoruz. Bu gerçekliği işçi, emekçi ve Kürt halkına yönelik faşist baskı ve kuşatmanın artırılmasında görüyoruz. Yine zindanlarda yaşananlarda AKP hükümetinin neme nem bir demokrasi yanlısı olduğunu da ortaya koyuyor. Nitekim, 25 Ocak günü Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi tarafından 2009 yılı F Tipi Raporu açıklandı. Bu raporda F tipi hücre zindanlarında nasıl bir faşist baskı, yasak ve zulüm uygulandığı verilerlerle ortaya konuyor. Rapor, Türkiye F tipi hücre zindanlarında 19 Aralık 2000 yılından bu yana süregelen tecrit ve imha politikalarına bir kez daha dikkat çekti. F tipi hücre zindanlarındaki tutuklu ve hükümlülerin yemek-içmek gibi en insani ihtiyaçlarının karşılanmasından dahi yoksun bırakıldıklarına dikkat çekilen raporda, fiziksel işkencenin, hedefi kişiliksizleştirmeden delirtmeye kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan psikolojik bir işkence ile kol kola ve sistematik bir biçimde sürdürüldüğü bir kez daha gözler önüne serdi. Biliyoruz ki TC devleti açısından zindanlar hemen her zaman temel önemde bir sorun olagelmiştir. Ceza hukuku; ceza ve cezanın infazını ve dolayısıyla cezaevlerini rehabilitasyon ve yeniden topluma kazanma kavramları ile meşrulaştırmaya çalışır. Bu kavramsallaştırma gerek bugün Türkiye’de F tiplerinde yaşananları, gerekse farklı coğrafyalarda, örneğin ırakda Ebu garip, Guantamano’da, Peru da vb. yaşananları açıklar niteliktedir. Zira bu kavramlar, bugün F tiplerinde yaşanan güncel örneklerle ilişkilendirilerek tartışıldığı yerde faşist zulüm düzeninin hedefinin yalın bir biçimde kavranmasına hizmet edecektir. Egemen sınıfla bakımından, toplum bütünsel bir kişiliktir. Gerektiği zaman, gerektiği yerde yönlendirilir olması burjuvazinin dönemsel ihtiyaçlarına hizmet edebilmesi açısından önemlidir. Farklı muhalif seslere tahammülsüzlüğün gerisinde bu yatar. Toplum bir çoğulculuk sanrısı içerisinde eritilir. Bu bağlamda farklı olana uyumsuz yaftası yapıştırılır ve onun bir şekilde rehabilite edilerek ya da daha açık söylersek uyuşturularak topluma yeniden kazanılması yani ehlileştirme yolu tutulur. Rehabilitasyon ve entegrasyonun çıkışsız kaldığı yerde ise elde her zaman bir son çare bulunmaktadır; bu ise topyekûn imhadır! Bu basit şablonu Türkiye’ye uyguladığımızda bütün süreç çarpıcı bir biçimde gözlerimizin önüne serilecektir. Özellikle ‘80 faşist darbesi sonrasında ilk hareketliliğin cezaevleri merkezli gelişmesi TC devleti açısından bu alanın denetimine özel bir ağırlık verilmesi gerekliliğini göstermiştir. Gerçekten de ‘80 faşist darbesi sonrası toplumsal muhalefetin en ileri unsurları ve daha da önemlisi darbe ve sonrasında gelişen sert iradi çarpışma sonucu cezaevine atılmış ama bu mücadeleden yenilmeden çıkmış devrimci unsurları cezaevlerini doldurmaktaydı. Bu tablo ve gerçeklik uzun yıllar da değişmedi. Dolayısıyla bu zindanların bir an önce kontrol altına alınma ve ehlileştirilmesi gerekmekteydi. Bu hedefle ‘90’lı yılların ortalarına kadar bir dizi önlemler alındı. Bu önlemler ağırlıklı olarak devrimcilerle irade savaşında dönemsel üstünlük kazanmaya dönük sistematik adımlardan oluşuyor ancak bütünü değil parçayı hedefliyordu. Böyle olması yersiz de değildi. Zira burada iki yönlü bir hedef vardı. Adli tutuklular açısından örneğin tek tip bir elbisenin giyilmesi güçlü ve yara almaz devlet olgusunun beyinlere kazınması için yeterli bir olgu, rehabilitasyonun başarılı bir ilk uygulamasıydı. Ama esasta bu tip bir uygulamanın asli sonuçları devrimci tutsaklar cephesinden ortaya çıkabilirdi. Şayet onlar karşısında tek tip elbisede olsa sonuç alınabildiği taktirde iradi çatışmada büyük bir kazanım elde edilmiş olacak ve kişiliksizleştirmeden ve sindirmeden ibaret olan koca bir ceza infaz politikası ilk meyvelerini vermeye başlayacaktı. Ama bu tutmadı ve devrimcilerin direnişi sonucu faşist diktatörlüğün zindan politikası boşa çıkarıldı.
|
(27 okuma)
(Devamı... )
|
DEVRİMCİ ÇALIŞMADA ÖNCE KENDİ GÜCÜNE GÜVEN SAĞLANMALIDIR

Oldukça zor ve bir çok bakımdan durumun komünistlerin aleyhine olduğu yıkıntılı bir süreçten geçiyoruz. Sosyalizme yönelik saldırının dur durak bilmeden sürdüğü ve devrimci hareketin yığınlara gitme ve onların içinde erime de istenen başarıyı yakalanamadığı koşullarda, bir inanç çözülmesi, kendi gücüne ve emekçilerin gücüne güven noksanlığı koşullarında, devrim ve sosyalizmin zafere taşınması için örgütlü savaşıma katılanların sayıları oldukça düşük kalır. Bu bakımdan egemen sınıflar ve ağababaları emperyalistler, komünistlerin toplumsal savaşımda oldukça küçük bir yer tuttuklarını söyleyerek, onları "dikkate pek alınmayacak bir büyüklükte" küçük marjinal bir azınlık olarak göstermekten geri kalmazlar. Çünkü, tarihsel haklılık, bilimsel öngörü ve yaşanan gerçekler vb. gibi olgular böyle bir ortamda geniş kitleler açısından pek fazla bir anlam ifade etmiyor. Komünizmin öldüğü, bir daha ayağa kalkamayacağı ve kapitalizmin ve çoğulcu demokrasi denilen burjuva sistemin kesin zafer kazandığı yönlü gerici vaazlar sistemli olarak işçi ve emekçi yığınların kafalarına hergün gerçeğin ifadesi olarak şırınga edildi ve ediliyor da. Geniş yığınlar için devrim, komünizm en iyi halde nostaljik takılan kimi dinazorların ütopyalarının adı oldu. Böylesi bir ortamda devrimci komünist faaliyette kısa dönem içinde büyük başarıları ve hızlı gelişmeleri beklemekte gerçeği yansıtmaz Kuşku yok ki 2008 dünya emperyalist kapitalist sistemin derin krizi sistemi sarsıcı ve sosyalizmin haklılığını yeniden teyit edici bir durum yarattı. Türkiye de bazı lokal eylemler ve son olarak Tekel direninin geniş yığınları sarıp sarmalaması olayı devrimci hareketin hareket alanın genişletici ve kendi gücüne güveni tazeleyici oldu. Ama böylede olsa durum her bakımdan tersine dönmüş değil. Gelişmeler yavaş ilerliyor. Bu ortamda insanlara gerçekleri olduğu gibi aktararak, durumun doğru ama geçici olduğunun resmini çizerek, boş ajitasyon ve abartmadan uzak durarak, gerçek devrimci çalışmanın i içine çekmek, onları örgütlemek bugün belki her zamankinden daha zorlu, daha sabırlı ve metanetli bir çalışmayı gerektiriyor. Bu durum, devrimci saflarda büyük bir moral bozukluğunun, yenilgi ruh halinin etki yaparak, devrimci mevzilerden uzaklaşıp reformist-legalist konumlarda konaklayıp, tasfiyeciliğe kapaklanmanın da dış şartlarını oluşturuyor. Bir çok devrimci akımın görüntüde illegal aslında legalizmin kulvarında dolaşması ve bu eğilimin gelişip yaygınlaşması da, gerçek devrimciliği sınıyor. İşte tüm bu gerçekler, yoldaşlık ilişkilerinin denenip, sınandığı özgün bir dönemden geçtiğimizi yakıcı olarak ortaya koymaktadır. Bilindiği gibi yoldaşlık ilişkisi en başta insanlığı sömürü ve zulümden kurtuluş davası için, gönüllü ve bilinçli olarak, can bedeli çıkarsız bir savaşıma hazır olanların arasındaki hilesiz, hurdasız, ön yargısız, en yalın ve açık, yüce ilişkilerden biridir. Yoldaşlarla ilişkilerde her zaman için ortak idealler için ikircimsizce savaşım ve bunun gereklerine uygun olarak davranma, yoldaşlık ilişkilerini sağlam bir zemin üzerinde örülmesinde başat bir rol oynar. Yoldaşlarını her türlü saldırı, baskı ve düşkünleştirmeye karşı göz bebeğimiz gibi korumak, onlara sahip çıkmak, kol kanat germek, onlara verebileceğimiz en büyük desteği vermek, onları sevmek ve her şeyimizi onlarla paylaşmak.
|
(31 okuma)
(Devamı... )
|
Alanlardan
 |
|
D. Halkın Birliği
ADRESLER
Merkez Büro
AL-AK Basın Yayıncılık
Merkez Mahallesi Çukur Çeşme Caddesi No 27 kat 3 Gaziosmanpaşa- İstanbul
Tel: 0212.5782269
Yurtdışı: Avrupa Temsilcisi ; Özgür Kızılay
Nancy FRANSA Tel :0033.674.10.29.05
Altenbraker str.16 12053 Berlin Almanya
E-Posta İletişim: info@halkinbirligi.net
|
|
|
18 Mayıs ve Kaypakkaya'nın |
|

DİRENİŞ YOLUNDA İLERİ!
|
|
Şu ana kadar 1771536 sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: April 2005
|
|
|